Aşk

Aşk, bazen bir çocuğun bile en sevdiği oyun olabiliyor, ama orada bile iki kişilik oyun kuralı asla değişmez. Onların minik domatesler kadar kalplerindeki sevgi bizimkinden daha büyüktür. Elini uzatıyorsa seviyordur, ama karşılık vermesen de gücenmez. Biz büyükler sevmeyi herhalde evlatlarımızdan öğrendik.

Bebekler, kendilerine bir insan ömrüne yetecek kadar, her türlü ihtiyaçları karşılanma sözü ile, ebeveynlerinin asla yalnız bırakılmayacaklarını hissederek, tek tarafı geçirgen bir sevgi kalkanı ile büyürler.  İçeriden istediklerini yaptırıp dışarıdan sevgi korumalıdırlar. Çocuksu bencilliği sevgiyi ve sabrı görerek büyür. Kendi bencilliğine büyürken ebeveyn kattığı sevgi ve saygı onun bir yetişkin olmasını sağlar. Böylece sahip olmak istediği her şey için gereken sevgi ve saygının varlığını da inanır.

Tabii ki, bu bizim gözlemimize göre yaptığımız değerlendirmelerden biridir ve hiçbir görüş türü, onların bizim gözümüzdeki değerlerine bir zarar vermeyecektir. Biz her zaman en çocuklarımızın  bedeni ve aklı olmaya gönüllü kalacağız.

Doğa serttir. Onun için masumiyet kavramı, zafiyet kavramından bağımsızdır. İnsanlar arasında çoğu zaman, dikkatsizlik sonucu işlenmiş bir suçun cezası hafifletilir ya da görmezden gelinir olması doğayı ilgilendirmez. Zaten bu yüzden o sadece masumların acı çekmesine engel alamıyor gibi görünse de, bir aile de akli olarak doğaya yeterince hazırlıklı olmadan yaşamaya veya yaşatılmaya başlamış her türlü bireyin kendisini diğer yeryüzü canlılarının yaşamak için gereken cesarete sahip olması için gereken bütün dersleri vermeye başlar. Ancak onun bu zayıf insanların peşinde koşma amacını onu yok etmek olarak düşünsek bile, doğa bunu o zafiyeti ortadan kaldırmak için kişiye yaşattığı öngörü dersleri olarak verir.  Amacı, kendi evinde koca bir kış günü incecik gövdesiyle bir karış karı delerek yaşamak için tek başına mücadele eden bir kardelen çiçeğinin haklarını korumaktır.  Diğer bütün canlı türlerinin içinde onu tek anlamayan insanın kendisidir aslında. Bu yüzden de en büyük cezayı da onlara vermiştir. Acımasız gelse de doğa genleri yeterince olgunlaşmamış her türlü canlıdan bir an önce kurtulma eğilimindedir ama yine de bunu o canlının evinde kalması için gereken bütün kurallara uyma niyetinde olmadığından emin oluncaya kadar bırakmaz.  Aslıda kesinlikle bu “dünyacan” tavrının anlaşılmasına da övülmesine de ihtiyacı yoktur. Ev onundur ve istediği ile yaşar. Her misafir gibi bütün canlılar da uyum göstererek sadece kalma sürelerini uzatmış olmazlar, aynı zamanda evinde en iyi misafirler için ayırdığı zevkler de onlara uyumları karşılığında sunulurlar.

Doğaya göre her türlü varlığın ömrü sadece bir ekip işidir. Yerler hareket eder, dağlar oluşur. Bulut yoksa deniz de yoktur, dolayısıyla balina da olmaz. İnsan sadece kendisini dünyaya getirme araçları olan geçmiş diğer insan türlerinin genlerinden sorumlu tutulurlar. Onlar için çürük bir genle dünyaya gelmek demek, kısa ve kalitesiz bir yaşamın kaderi ile dünyaya gelmek demektir. Sonuçlarına itiraz ettiğiniz bir kaderiniz varsa sizinle aynı kaderi yaşayan insanların genlerindeki benzerliğe bakabilir ve kendi yaşam yolunuzun sonuna tanık olabilir, ya da yaşamayı hayal ettiğiniz bu doğa evinde, yaşanmasına imrendiğiniz hayatlar için gereken gen niteliğine sahip olmaktan başka bir çözüm olmadığına ikna olursunuz. Çünkü doğa en çok uyum sever. Hangi türde bir gen kalitesi varsa, doğa hepsi için uygun bir yaşam hayalini mutlaka sunmuştur. Doğa sebepler ile ilgilenen bir hâkim değil, sonuçlarına göre içinde bırakmaya layık gördüğü canlıları kendi seçen güç aşığı bir sahiptir. Ekibini sadece kendisine dayanıklı olabilecek canlılardan oluşturmak ister. Başarısız olacağına inandığı her türlü birey için ecel kıvamında sınamalar yaşatır. Ekibindeki her türlü zafiyet, onun kendi bünyesinde aslında düşkün inanları da korumaya çalışacak kadar  yumuşak kalbi olduğunu düşündürmek istemez. 

Yorum bırakın