Bazı öğrencilerimiz var. İngilizcelerini doğurmuşlar da, bakamamışlar. Çocuk bir yaban kalmış. Hiç dışarı çıkarılmamış. İnsan görmemiş yavrucak. “Merhaba”, diyorsun, anasının eteğine yapışıyor. Onların İngilizcesi de öyle. How are you?, “I am fine, thank you. And you? Bitti. How are you today?, diye soruyorsun, anasına bakıyor. “How” nedir diye… Anasından kast ettiğim şey de ana dili, yani Türkçe.” How are you?” derken “Nasılsın?” var. Günün nasıldı? derken, “how” yok.
Eşini gittiği hiçbir sosyal etkinliğe götürmeden, sürekli ortalıkta başkaları ile dolaşan bir adamın, birgün karısını götürmek zorunda olduğu bir yerde insanların eşini yadırgayacağını düşünüp evde bırakması gibi. Götürmediğin yerde nasıl davranacağını nasıl bilsin kadın. Bir zamanlar iyi geçindiğin, sonra yıllardır yüzüne bakmadığın insanı bir gün arayıp “Kardeş, iki yüz liran va mı?, diye sorsan, ne olur? Telefonu yüzüne yersin. İşte İngilizceniz de bunu yapıyor. Peki “Nankör” kim?
Başka bir gün çocuklu bir aile toplantısına gitmeye hazırlanıyorsunuz. Bir çocuğunuza bakıyorsunuz, bir de gideceğiniz yerdeki çocuklara. “Bu evde kalsın. İnsan içine çıkmaya henüz hazır değil. Rezil eder şimdi bizi orada.”diyorsunuz. Aslında çocuk, sizin ormanda bulup eve getirdiğin yaban çocuğu falan değil. Sadece insanlardan ömrü kadar bir süre uzak tutulmuş. Diyelim götürdünüz, “Merhaba desene amcaya. Aa bak olmaz oğlum, ayıp. Getirmeyeceğim bir daha seni.” Hani çocuğun da çok umurunda sanki. Ziya amcasını bir daha göremeyecek ya.
İngilizcenizi her yere götürün. Onu ezmeyin. Eliniz sürekli başında olsun. Sevin, gurur duyun. Gurur duyunca ona ilginiz de artar. O da sizinle birlikte gururla büyür. Sonra o da sizi kendi arkadaşları ile tanıştırır; birlikte iyi vakit geçirirsiniz. Çünkü bir dil, ancak, insana verdiğiniz değer kadar gelişir.
