Parmaklarının ucuyla tutunmaya çalıştığı bir hayatı vardı artık. Son bakışlar, son tebessümler, ve son nefesler… Doğa, bembeyaz ten rengini, simsiyah bir toprak yorgan altında, kendi rengine dönüştürünceye kadar uğraşacaktı o kız çocuğunun bedeni ile. Artık bütün yaramazlıkları geç de olsa affedilmişti o gece. Dolaptan aşırdığı çikolatalar, odasında gizlice beslemeye çalıştığı kedi yavruları, arkadaşları ile oynamak için pencereden kaçmaya çalışırken düşüp kolunu kırdığı gün ve diğer bütün yaramazlıkları unutulmuştu.
Sadece kendisini seven insanlar yoktu odada. Daha önce defalarca kavga ettiği diğer mahallenin çocukları da sessizce özür dilemeye gelmişlerdi. Koskoca bir sessizlik, bir mezar provasına dönüşmüştü sanki onun için. Korkuyordu. Hem de çok korkuyordu. Ölümün, hiç doğmamış olmak gibi bir şey olduğunu anlaması için çok da gençti zaten. Annesi onu iki yıl önce kaybettiği babasının, onu gittiği yerde karşılayacağına inandırarak rahatlatmaya çalışmıştı. Onunla sohbet edecek, eski günlerdeki gibi birlikte yemek hazırlayacaklar ve babasına, o dünyada yokken olup biten herşeyi yazdığı günlüğünü okuyacaktı.
Gözleri yavaşça kapanmaya başlamış, etraftaki insanların görüntüleri bulanıklaşmış, nefesi zayıflamıştı. Annesinin elini bırakmamak için direniyordu. Başı yavaşça düşmüş, gözleri iyice kapanmıştı. Bir kaç bulanık mırıltı arasında annesinin sessizce,
– Melek oluyor benim güzel kızım”, dediğini duydu.
Sonunda annesinin avucunda sımsıkı tutmaya çalıştığı bir eli zayıfladı, ve diğer elinde, gittiği yerde babasına okumak için günlerdir yanından ayırmadığı günlüğü kayıp, yatağın yanına düştü. Artık o odada değildi. Geride kalan incecik nefesini de, yastığa bırakıp gitti.
O gece, ona doğum gününde aldığı yumuşak, masmavi yatağına bıraktığı son uykusu ile, sabah erkenden götürüleceği bir toprak çukur arasında kalan son gecesiydi. O küçücük yaşında, hiç korkmadan, tek başına çıktığı koca yolculuk bile, ölümün, korkulardan arınmanın tek yolu olduğunu ispatlamaya yeterliydi.

BeğenBeğen